Uluslararası Hukukta Deniz Sınırlarının Belirlenmesi: Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge Kavramlarının Jeopolitik Dengesi

Deniz yetki alanlarının paylaşımında yaşanan küresel uyuşmazlıkları, BMDHS çerçevesinde kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge kavramlarının teknik ve hukuki farkları üzerinden inceleyen kapsamlı rehber.

Uluslararası Hukukta Deniz Sınırlarının Belirlenmesi: Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge Kavramlarının Jeopolitik Dengesi
Fotoğraf: Nothing Ahead / Pexels

Dünya yüzeyinin yaklaşık %70'ini kaplayan denizler ve okyanuslar, tarih boyunca sadece ticaret yolları olarak değil, aynı zamanda barındırdıkları zengin doğal kaynaklar sebebiyle de devletler arasında rekabet alanı olmuştur. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte deniz yatağındaki hidrokarbon rezervlerinin ve su kütlesindeki canlı kaynakların işletilebilir hale gelmesi, kıyıdaş devletlerin deniz yetki alanlarını genişletme taleplerini artırmıştır. Bu durum, uluslararası hukukta sınırların net bir şekilde çizilmesini ve devletlerin egemenlik haklarının sınırlarının belirlenmesini zorunlu kılmıştır.

Modern deniz hukuku, devletlerin tek taraflı iddialarını dizginlemek ve küresel deniz jeopolitiğinde istikrarı sağlamak amacıyla uzun bir kodifikasyon sürecinden geçmiştir. Bu sürecin en önemli ürünü olan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) gibi kavramları tanımlayarak deniz sınırlarının sınırlandırılmasında temel anayasa işlevi görmektedir. Ancak coğrafi yapıların çeşitliliği, adaların varlığı ve kıyı uzunluklarındaki dengesizlikler, bu kavramların uygulanmasında ve sınır uyuşmazlıklarının çözümünde karmaşık hukuki tartışmaları beraberinde getirmektedir.

Deniz Hukukunun Tarihsel Gelişimi ve BMDHS

Deniz alanlarının hukuki statüsü, yüzyıllar boyunca "açık denizlerin serbestliği" (mare liberum) ile "kara devletinin egemenliği" (mare clausum) ilkeleri arasındaki mücadeleye sahne olmuştur. 20. yüzyılın ortalarına kadar kıyı devletlerinin egemenliği genellikle karasuları ile sınırlı kalmıştır. Ancak 1945 yılında ABD Başkanı Truman'ın yayımladığı ve kıyıya bitişik deniz yatağının doğal kaynaklarını ABD'nin denetimine alan bildiri, modern kıta sahanlığı kavramının doğuşunu tetiklemiştir.

Bu gelişmelerin ardından deniz hukukunu tek bir çatı altında toplamak amacıyla çalışmalar hız kazanmıştır. 1958 yılında Cenevre'de imzalanan ve 1964 yılında yürürlüğe giren Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, bu alandaki ilk çok taraflı yazılı kuralları getirmiştir. Nihayet 1982 yılında kabul edilen ve 1994 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), deniz alanlarının sınırlandırılması, deniz çevresinin korunması ve kaynakların paylaşımı konusunda günümüzün en kapsamlı hukuki çerçevesini oluşturmuştur.

Kıta Sahanlığı: Jeolojik Tanımdan Hukuki Sınırlara

Kıta sahanlığı, jeolojik olarak kıtanın deniz altında devam eden ve genellikle hafif bir eğimle derin deniz tabanına doğru uzanan doğal uzantısıdır. Hukuki anlamda ise kıta sahanlığı, kıyı devletinin karasularının ötesinde, kıtanın doğal uzantısının dış kenarına kadar veya bu dış kenar daha az bir mesafeye uzanıyorsa, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar olan deniz yatağı ve toprak altının bütününü kapsar.

Kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki hakları, cansız kaynakların (petrol, doğal gaz, madenler) ve deniz yatağına bağlı yaşayan canlı organizmaların araştırılması ve işletilmesiyle sınırlıdır. En önemli hukuki özelliklerden biri, kıta sahanlığı haklarının ilan edilmesine gerek olmaksızın, başlangıçtan itibaren (ab initio) ve kendiliğinden (ipso facto) var olmasıdır. Yani bir devletin kıta sahanlığı üzerindeki haklarını kullanması için herhangi bir fiili işgalde bulunması veya açık bir beyanda bulunması gerekmez.

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve Egemenlik Hakları

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz miline kadar uzanabilen ve kıyı devletine hem deniz yatağında hem de su kütlesinde (su sütununda) belirli egemenlik hakları ve yetkiler tanıyan bir deniz alanıdır. MEB kavramı, özellikle balıkçılık kaynaklarının korunması ve işletilmesi amacıyla gelişmiştir.

Kıyı devleti, MEB içinde şu haklara sahiptir:

  • Su kütlesi, deniz yatağı ve toprak altındaki canlı ve cansız doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, korunması ve yönetimi.
  • Sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılması ve işletilmesine yönelik faaliyetler.
  • Yapay adalar, tesisler ve yapılar kurma ve bunları kullanma yetkisi.
  • Deniz bilimsel araştırmaları yapma ve deniz çevresinin korunmasına yönelik önlemler alma yetkisi.

Kıta sahanlığından farklı olarak, bir devletin MEB haklarından yararlanabilmesi için bu bölgeyi usulüne uygun olarak ilan etmesi şarttır. İlan edilmeyen bir alanda MEB hakları kendiliğinden doğmaz.

Kıta Sahanlığı ile Münhasır Ekonomik Bölge Arasındaki Farklar

Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge kavramları coğrafi olarak örtüşse de hukuki nitelikleri ve kapsamları açısından önemli farklar barındırır. Kıta sahanlığı sadece deniz yatağı ve toprak altını kapsarken, MEB bu alanların yanı sıra deniz yatağının üzerindeki su kütlesini de içine alır. Dolayısıyla balıkçılık faaliyetleri ve sudan enerji üretimi yalnızca MEB rejimi altında düzenlenir.

Bir diğer temel fark ise hakların kazanılma yöntemidir. Kıta sahanlığı hakları devletler için kendiliğinden mevcutken, MEB'in geçerlilik kazanması için devletin resmi bir deklarasyonla sınırlarını ilan etmesi gerekir. Ayrıca kıta sahanlığı, jeolojik koşulların uygun olması durumunda belirli teknik kriterler çerçevesinde 350 deniz miline kadar genişletilebilirken, MEB'in dış sınırı hiçbir koşulda 200 deniz milini aşamaz.

Hakkaniyet İlkesi ve Deniz Sınırlarının Sınırlandırılması

Kıyıları karşı karşıya veya yan yana olan devletler arasında deniz alanlarının sınırlandırılması, uluslararası hukukun en ihtilaflı konularından biridir. BMDHS, sınırlandırmanın "hakkaniyete uygun bir çözüme" ulaşılması amacıyla uluslararası hukuka uygun olarak anlaşmayla yapılması gerektiğini belirtir. Sınırlandırmada sıklıkla başvurulan "ortay hat" veya "eşit uzaklık" yöntemi, her zaman adil sonuçlar vermeyebilir.

Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davalarında, ortay hat kıstasının sınırlandırmada tek ve zorunlu bir yöntem olamayacağına hükmetmiştir. Divan, coğrafi özelliklerin, kıyı çizgilerinin uzunluğunun ve özel durumların dikkate alınarak hakkaniyet ilkesine dayalı bir sınırlandırma yapılması gerektiğini savunmuştur. Bu doğrultuda, sınırlandırma davalarında coğrafyanın yeniden yazılması değil, mevcut coğrafi gerçeklerin adil bir şekilde yansıtılması amaçlanır.

Hakkaniyet ilkesinin uygulanmasına dair en somut örneklerden biri Libya ile Malta arasındaki uyuşmazlıktır. Malta, 1965 yılında Libya'ya ortay hat esasına dayalı bir sınırlandırma teklif etmiş ve 1966'da bu doğrultuda yasa çıkarmıştır; Libya ise bu yasayı 1973'te reddetmiştir. İki ülke, 1976'da bir tahkimname imzalayarak uyuşmazlığı UAD'a taşımış ve dava 1982'de Divan'a sevk edilmiştir. Libya, 1958 Kıta Sahanlığı Sözleşmesi'ne taraf olmadığı ve 1982 tarihli BMDHS henüz yürürlüğe girmediği için teamül hukukunun uygulanmasını talep etmiştir. UAD, Libya'nın jeolojik fay hattı (rift zone) tezini ve Malta'nın kesin ortay hat tezini reddederek hakkaniyet ilkesini vurgulamıştır. Divan, sınırın ortay hattın kuzeyinden geçmesi gerektiğini kabul ederek nihai sınırı ortay hattın 18 dakika kuzeyinden geçen çizgi olarak belirlemiştir.

Coğrafi Özel Durumlar: Adalar ve Kapalı Denizler

Deniz sınırlarının belirlenmesinde adaların konumu ve kapalı/yarı kapalı denizlerin yapısı özel bir öneme sahiptir. Adaların kendilerine ait karasuları, kıta sahanlığı ve MEB hakları bulunmakla birlikte, sınırlandırma söz konusu olduğunda adaların büyüklüğü, nüfusu, ana karaya uzaklığı ve konumu gibi faktörler hakkaniyet gereği sınırlandırma çizgisini etkileyebilir. Örneğin, Doğu Akdeniz'deki sınır uyuşmazlıklarında adaların etkisi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) statüsü önemli bir tartışma konusudur. KKTC sadece Türkiye tarafından tanınmakta olup, diğer ülkeler ve BM tarafından hukuken Kıbrıs Cumhuriyeti'ne bağlı kabul edilmektedir. KKTC'nin ilan edilmesinin ardından BM Güvenlik Konseyi 541 sayılı kararla üye ülkelere tanımama çağrısı yapmıştır; bu durum bölgedeki sınırlandırma anlaşmalarının hukuki zeminini karmaşıklaştırmaktadır.

Diğer yandan, okyanuslarla doğrudan bağlantısı olmayan kapalı denizler de kendilerine has hukuki rejimlere tabidir. Bunun en belirgin örneği Hazar Denizi'dir. Kazakistan, Rusya, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan ile sınırlı, okyanuslarla doğrudan bağlantısı olmayan dünyanın en büyük iç su kütlesi olan Hazar Denizi, hem deniz hem de göl özelliklerini taşımaktadır. Jeolojik olarak tabanı standart okyanus tabanı gibi bazalttır ve yaklaşık 5.5 milyon yıl önce tektonik yükselme ve deniz seviyesi alçalmasıyla karayla çevrili hale gelmiştir. Buharlaşma, yağış azlığı ve nehir sularının yön değiştirmesi gibi nedenlerle su seviyesi sürekli değişkenlik gösteren bu havzanın paylaşımı, kıyıdaş devletler arasında uzun yıllar süren müzakerelere konu olmuştur. Bu tür özel su kütlelerinin yönetimi, sınır aşan su kaynaklarının paylaşımındaki hassasiyetleri de akla getirmektedir. Benzer şekilde, göller ve nehirler üzerindeki hakların yönetimi hakkında daha fazla bilgi edinmek için Uluslararası Sınır Göllerinin Paylaşımında Su Diplomasisi: Çatışma ve Uzlaşı Örnekleriyle Küresel Su Yönetimi başlıklı çalışmayı inceleyebilirsiniz.

Deniz sınırlarının belirlenmesi, yalnızca teknik bir coğrafya çalışması değil, devletlerin egemenlik haklarını, ekonomik çıkarlarını ve güvenlik stratejilerini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir süreçtir. BMDHS'nin sunduğu kurallar çerçevesinde, devletlerin tek taraflı dayatmalardan kaçınarak hakkaniyet ve iş birliği ilkeleri doğrultusunda uzlaşmaya varmaları, küresel deniz barışının korunması açısından hayati önem taşımaktadır.

Z
Yazar

Zeki ERGEZER

Haberimsi’de gündem, ekonomi, teknoloji, yaşam ve spor başlıklarında açıklayıcı içerikler hazırlayan editör ve yazar. Yayınlarda doğrulanabilir bilgi, anlaşılır anlatım ve kaynakların dikkatli kullanımına odaklanır.

Tüm yazıları →

Yorumlar

0 onaylı yorum · Görüşlerinizi paylaşın

Henüz yorum yok. İlk görüşü siz paylaşabilirsiniz.

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Yorumlar moderasyondan sonra görünür.
↑